Hayvan düşmanlığının siyasi boyutları

07.05.2026 medyascope.tv

7 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bugün siyaset dışına çıkmayı düşündüm ama yine işi siyasete bağlıyorum. Evet, hayvan düşmanlığı... Aslında sokak hayvanları için başladı ama giderek daha da genişledi. En son biliyorsunuz bir reklam filminde köpeğinden çocuğu olarak bahseden bir kadın üzerine devlet devreye girdi, RTÜK devreye girdi. Reklam yasaklandı. Acayip şeyler oldu. Daha da olacağa benziyor. Olay önce malum sokak köpeklerine, sokak köpeklerinden sokak hayvanlarına doğru evrildi. Siyasi iktidar da bunda birtakım pozisyonlar aldı ama kendisine yapılan baskının tam karşılığını vermedi açıkçası. Tereddütlü gidiyor. Arada sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda bir şeyler söyler gibi yapıyor ama tam bir seferberlik haline iktidar geçmiş değil. Burada seferberlikten neyi kastediyorum? Sokakta öncelikle köpekleri sonra da kedileri yok etme çağrıları. Köpekler için malum hep aynı şey. Çocuklara saldıran, korumasızlara saldıran sokak köpekleri, kuduz vakaları, hayatını kaybettiği söylenen kişiler, çocuklar ya da başkaları; sadece hayatını kaybetmesi değil saldırıya uğrayanlar. Bunlar öyle büyütülüyor ki sanki Türkiye'nin dört bir tarafında sokaklarda bir köpek terörü varmış gibi ki terör lafını da kullanıyorlar biliyorsunuz ve de bunun da ötesine gidiyorlar. Kedilere ne bulunuyor? Bulmakta zorlanıyorlar ama onlardan da çok fazla hazzetmediklerini biliyoruz.
Bir hayvansever olmaya çalışan birisi olarak çocukluğumdan beri kedili bir evde büyümüş birisiyim. Özellikle kedilere bir düşkünlüğüm var. Beni bilen bilir. Yıllardır eski Twitter şimdi X hesabımdan her gün bir sokak kedisini ‘‘güzel’’ olarak paylaşıyorum. Bunların hepsi sokakta çektiğim, bizzat çektiğim fotoğraflar. Başkalarının yolladıklarını kullanmıyorum asla. Benim yaşadığım bölgede çok şükür çok kedi var. Aynı zamanda gittiğim yerlerde de Diyarbakır'da, Ankara'da ya da İstanbul'un başka semtlerinde de önüme çıkan kedileri, ki bana göre hepsi birbirinden güzel, çekiyorum. Ve zaten kediler biliyorsunuz halkla ilişkiler anlamında dünyada Türkiye'yi en iyi pazarlayan canlılar oldu. En son Formula 1'de yaşanan olayı biliyorsunuz, bir kedinin geçmesi olayını biliyorsunuz. Türkiye aslında bu konuyla barışık bir ülke. Dünyada böyle ülkeler Batı'da çok fazla kalmadı. Sokakta hayvanın olduğu ülkeler kalmadı. Ve şöyle bir argümanla gidiliyor genellikle: İşte Batı, Batı'da yok. Bunu söyleyenlerin büyük bir kısmı siyaseten Batı karşıtı pozisyon alan kişiler. Ama bu olay söz konusu olduğu zaman Batı'yı örnek gösteriyorlar. Sanki Türkiye Batı'nın birçok şeyini mesela demokrasisini, hukuk devleti özelliğini taşıyormuş gibi sokak hayvanları konusunda Batı'yı gösteriyorlar. Ama şunu özellikle söylemek istiyorum; sokak hayvanları üzerinden başlayan olay tüm hayvanlara yayıldı. Bir ‘‘mama lobisi’’ diye bir şey çıktı. Bana defalarca böyle laf eden insana tanık oldum sosyal medyada. Ben mama lobisi tarafından besleniyormuşum ya da başkaları. İşin bir de böyle bir ekonomi ayağını da yaratmaya çalışıyorlar.
Peki niye bunu yapıyorlar? Şimdi bir insanın sokakta hayvan görmek istememesini anlayabiliriz. Köpeklerden, kedilerden, başka hayvanlardan çekinmesini, korkmasını anlayabiliriz. Ama belli bir yerden sonra bunu bir kampanyaya dönüştürmek için siyasi bir motivasyon gerekiyor. Bu motivasyon ne olabilir? Türkiye örneğinde bakalım. Değişik yerlerde başka şeyler yaşanıyor olabilir ama benim gördüğüm açık söylemek gerekirse bu konuda sesi çok çıkanların büyük bir kısmı birçok konuda zaten, ne deniyor, sağ, radikal sağ diye tanımlayalım hadi; popülist sağ yerlere yönelen insanlar. Mesela aşı karşıtlarıyla sokak hayvanları karşıtları arasında çok birliktelik ve benzerlik vardı. Aşı karşıtlığının da nasıl bir şey olduğunu az buçuk görebilirsiniz, siyasi söylem olarak. Burada bir tür şöyle bir yaklaşım var: Bunlara sahip çıkanlar Türkiye'nin elitleri, üst tabakası ya da işte daha da geliştirirsek sekülerleri bunlara sahip çıkıyor. Bunlar zaten Türkiye'de kaymak tabaka. Dolayısıyla bunların sahip çıktığı şeye karşı çıktığımız anda biz onlarla mücadele ediyoruz. Biz halkız. Halk aslında bunu istemiyor! Mesela geçen iktidara yakın bir gazetecinin şöyle dediğini gördüm: ‘‘Toplum hükümetten bu konuda adım atmasını bekliyor.’’ Şimdi o toplum derken beni katmıyor. Çok sayıda insanı katmıyor. Yani kendisini hep o söylenen, sağın çok kullandığı bir şeydir, ‘‘sessiz çoğunluk’’ diye gösteriyor. Ama bu ülkeyi bilenler bilir. Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz. Bu ülkenin çoğunluğunun hayvanlara karşı bir alerjisi, nefreti, düşmanlığı olduğunu söylemek bu ülkeye çok büyük bir haksızlık olur. Böyle bir şey yok. Ancak böyle konularda bu tür görüşlere sahip olanların sesi daha yüksek çıkıyor.
Burada olayın siyasi bir başka yönü de şu. Bugün AKP iktidarı kaç yıl oldu? 24 yıl değil mi? 24 yıldır ya da 23 yıl, 24'e giriyor, ülkeyi yönetiyor; uzun bir süre tek başına, bir süredir MHP ile birlikte. Ve iddiaları neydi? Dindar nesil yaratmak, kültürel iktidarı kazanmak. Türkiye'de hani kültürel iktidar bu ülkenin sahici halkını, milletini yansıtmıyor ya onlara göre. Bütün bunların hepsinde çok ciddi bir şekilde fiyasko yaşadı. Bunu değişik yayınlarda anlatmaya çalışıyorum. Başka yerlerde başka kişiler de bunu söylüyor. Gençlerde dindarlık öyle artıyor değil. Kültürel iktidar diye bir şey yok. O kadar para aktarılmasına rağmen birçoğu devlet imkanlarıyla yapılan edilen filmler, kitaplar, festivaller, şunlar bunlar; bunların büyük bir kısmı çöp. Dolayısıyla burada bir hınç var. Hâlâ değiştirememe; toplumun, ülkenin bu moral atmosferinde bir tahakküm kuramama ve bu konuyu da bu bağlamda değerlendirenler var. Onu özellikle vurgulamak istiyorum. Yani işte, ‘‘zaten bu olay seküler elitlerin işidir, buradan yürüyelim’’ diyenler var. Ve burada tabii bir de çok daha somut olarak birtakım adımlar devlet eliyle atılabilir. Sokaklardan hayvanlar toplanabilir. Bunlar itlaf edilebilir. Şu olur, bu olur. Daha kolay gibi geliyor bir yanıyla.
Bir diğer yanıyla da siyasi iktidar ve onun destekçilerinin siyaset üretmekte iyice tıkandıklarını görüyoruz. Söyleyebilecek bir şeyleri kalmadı. Özellikle ekonomik krizle beraber kitlelerin, seçmen kitlelerinin kendilerinden uzaklaştığı da görülüyor. Ve burada bence çok önemli bir husus da şu. Bu kesimler, AKP destekçileri, Türkiye'ye bir muhalif dille gelmişlerdi. Bir muhalefetle gelmişlerdi. Sistem karşıtlığı üzerinden gelmişlerdi. Sistemi değiştirmek bir yana o sistemi muhafaza edip daha da kötü bir hale getirdiler ve muhaliflikleri kalmadı. İşte siyaset yapamadıkları yerde, muhalefet yapamadıkları yerde burada kendilerini gösteriyorlar, her türlü yalan yanlış bilgiyle beraber ve birden bir bakıyorsunuz ki siyaseten hiçbir şey söyleyemeyen birtakım ‘‘kanaat önderleri’’ hayvan düşmanlığı, hayvansever düşmanlığı konusunda zehir zemberek çıkış yapıyorlar ve orada bir mücadele yürütüyorlar. Çünkü mücadele edebilecekleri alan kalmadı. Mücadele etmeleri gereken alanlarda söyleyecek sözleri kalmadı. Tam tersine insanlar onlara karşı mücadele eder oldular. Yani konuyu değiştirmeye çalışıyorlar. Kolay buldukları, kolay saldırdıkları bir alandan yürümeye çalışıyorlar. Ama hiç de o kadar kolay olmadığını görüyorlar.
Çünkü bu ülkede hayvanseverlik öyle sekülerlik, laiklik vesaire ile açıklanacak bir şey değil. Tarihi bir şey ve çok yaygın bir şey. Ve şunu çok iyi biliyorum, çok örnek biliyorum, siz de biliyorsunuzdur; bugün dini bütün çok sayıda insan, hele bir imam fotoğrafı vardır camide kedi severken biliyorsunuz, o fotoğraf çok anlamlıdır bence. Kedi sevmek, köpek sevmek öyle herhangi bir ideolojiye vesaireye ait bir şey değil. Bugün Türkiye'de dindarların da çok yakın olduğu bir kavram bu. Aslında burada bunu bir sanki diniymiş gibi ya da sanki bir laiklik ya da sekülerle mücadeleymiş gibi pazarlamaya çalışanlar aslında bindikleri dalı kesiyorlar. Fakat burada şöyle bir sorun var: O tür insanlar, o camiadaki hayvanseverler bu kavgaya çok fazla girmek istemiyorlar. Sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Ama iş ciddiye binerse eminim onlar da o güzel yaratıkların diyelim, kedilerin, köpeklerin hakkını savunacaklardır. Sokağı kendilerine seçen ya da sokağı seçmesi yetmiyor biliyorsunuz; insanların sahiplendikleri, evlerinde büyüttükleri hayvanlara bile göz koymuş bir garip kesim var. Sayıca azlar, sesleri yüksek çıkıyor ama kazanma ihtimalleri hiçbir şekilde yok. Bu bir temenni değil, bir tespit. Yanılıyorsun diyenlerle her türlü tartışmaya varım.
Bugünün ithafı bir büyük entelektüele; 20. yüzyıla bir anlamda, özellikle son dönemine damgasını basan isimlerden birisi ve 21. yüzyılda da kendisi yazıp çizmeye, konuşmaya devam etti. 2016'da 84 yaşında öldü. İtalyan düşünür, yazar, artık ne derseniz, tarihçi, filozof, Orta Çağ uzmanı, her şeyden iyi anlayan birisi: Umberto Eco. Onu biz daha çok neyle biliyoruz? İki tane romanıyla biliyoruz. Birisi ‘‘Gülün Adı’’, bir diğeri ‘‘Foucault Sarkacı’’. Burada tabii ‘‘Foucault Sarkacı’’nı ilk gördüğümde Michel Foucault mu demiştim? O iki "c" ile yazılıyor. Orada hemen bir tufaya düşmüştük. Bunların filmleri de oldu ve kitaplarıyla hep biliyoruz Umberto Eco'yu. Okuyan, okutan birisi. Göstergebilim konusunda ki bunun 20. yüzyıldaki en önemli ismi Roland Barthes adlı Fransız düşünür, onun bir tür devamcısı gibi de görülen birisi ama dört dörtlük bir entelektüeldi Umberto Eco. Popüler olana çok ilgi gösteren birisiydi. Görsel olana, iletişim konusuna çok kafayı takmış ve ayrıntılara çok kafayı takmış birisiydi. Zaten eserlerinde de onu görüyorduk ama üniversitede esas öğrencilerine bunları anlattı. Kendisini 2016'da 84 yaşında kaybettik ama eserleri yaşıyor. ‘‘Gülün Adı’’ zaten hep kalıyor. Kitabı okumayanlar bile biliyorlar ama okumamak, yani ‘‘Gülün Adı’’nı okumamak herhalde ayıp. Okumayan varsa mutlaka okusun. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
09.05.2026 Burcu Köksal'ın AKP'ye katılacak olmasının düşündürdükleri
07.05.2026 İdris Baluken ile söyleşi: Somut adımlar atılacak mı? Süreç menzile varacak mı?
07.05.2026 Hayvan düşmanlığının siyasi boyutları
06.05.2026 Vahap Coşkun: “Öcalan’ın statüsü konusunda Erdoğan ile Bahçeli arasında asgari mutabakat olmalı”
06.05.2026 Burak Bilgehan Özpek: “Bahçeli kurucu devlet aklının sözcüsü olma iddiasında”
06.05.2026 “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” olarak Abdullah Öcalan
06.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Türkiye’de öne çıkan ve Türkiye’yi öne çıkaran iki isim var: Bahçeli ile Öcalan”
05.05.2026 Hatem Ete ile söyleşi: AKP ve CHP oylarını nasıl artırabilirler?
05.05.2026 Her ağacın kurdu özünden olur: CHP’nin temel sorunu
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı